Neden süflöre gerek duyarız?!

06 Ağustos 2011, İnsan, Yaşam ve Sağlık, Yorum Yok »

|

Neden Süflöre Gerek Duyarız?!

|
Derleyen:
Cengiz PALACAN
(Araştırmacı – Düşünür – Yazar)
||
 |

 Eylem; Beni ilk kez “Suflör” kavramıyla tanıştıran Prof. Dr. Üstün Gökmen. Bak , suflörlük niçin var, nasıl önlenir? sorusunu Gökmen nasıl yanıtlıyor ?

‘’ Benim , ‘’ suflör ‘’ şeklinde adlandırdığım şey , sosyal bilimlerdeki ‘’ topsullaşma ‘’ veya ‘’ uyum sağlama ‘’ adı verilen kavramlara benziyor kısmen. Toplumsallaşma , daha genel bir kavram . Kısaca topsumsallaşma , insan ürünü şeylerin bireyler tarafından öğrenilmesi ve öğrenilen uygulama sonucunda insanların birarada yaşamasının kolaylaşması demektir. Toplum içinde birey , dili , gelenekleri , araç kullanımını , bazen diğer insanları gözleyip model alarak , bazen de sistemli bir öğretim süreciyle öğrenir. Toplumsallaşma sürecinde zorlama olabilir ama her zaman yoktur. Suflörlü bir yaşamda ise , daha çok toplumsal değerlerin , ısrarcı bir tavırla , baskıcı bir tutumla bireye pompalanması , empoze edilmesi söz konusudur. Örneğin ‘’ teşekkür ‘’ kelimesini yaşayarak , doğal iletişim akışı içinde öğrenebilirsiniz . Bunu öğrenmek ve yeri geldiğinde kullanmak bir toplumsallaşmadır.

Ancak birisi size ‘’ Hadi teşekkür et ‘’ dediğinde , artık burada suflörlü yaşam başlamıştır.

Suflörlerin etkisiyle , kendi iradelerini kullanmayan , çevreden gelecek mesajları bekleyen , tek tip insanlardan oluşmuş bir toplum ortaya çıkar. Toplumsallaşma gereklidir , en azından bazı konularda bazı ortak değerlerin paylaşılması gereklidir. Ancak bütün bunların suflör eliyle yapılması gerekli midir ? ‘’ Eylem şimdi Gökmen ‘in aşağıdaki sözlerine çok dikkat et ;

‘’ Belki de asıl yapmamız gereken şey  bütün suflörleri ortadan kaldırmak değil , bireysel ve toplumsal gelişmeyi engelleyen suflör tavrını ortadan kaldırmaktır. Toplumsallaşma için , belirli sınırlar içinde suflörlüğe , özellikle ana baba suflörlüğüne ihtiyaç olabilir. Ancak pratikte görülen şu ki , suflörler işi tadında bırakmıyor , çocuğun / kişinin bireyselliğini , özerkliğini engelleyen bir iletişim atmosferi yaratıyorlar. Aslında suflörsüz bir yaşamda hem toplumsallaşmak , başkalarıyla dayanışma içinde olmak , hem de birbirinin kopyası olmayan , kendi aklına güvenen , gelişen ve geliştirebilen bireyler olmak mümkündür. ‘’

Eylem , şiir muhteşem bir olay değil mi , Üstün hocanın bu kuramsal açıklamalarını adam çıkıp ‘’ Fotokopi yaşamlar ‘’ deyip ifade edebiliyor.

Üstün Gökmen hoca devam ediyor ;

‘’ Suflörlüğün ortaya  çıkış nedenini / nedenlerini bilirsek , bir ölçüde giderme yollarını da bulabiliriz. Suflörsüz , en azından az suflörlü bir yaşamın nasıl sağlanabileceğini düşünmeden önce , suflörlüğün nasıl ortaya çıktığı konusunda kuramsal açıklamalara , modellere – bir anlamda kuramsal iddialara ihtiyaç vardır. Bu konuda , meslektaşlarımın tartışmalarına açmak üzere , bir modeli özetle sunmak istiyorum. ‘’

Eylem hayran olmamak mümkün mü Gökmen hocanın bu söylemine , dikkat edersen hiçbir ‘’ kesinlik ‘’ yok , sadece ne diyor ,’’ bir kuramsal modeli meslektaşlarımın tartışmasına açmak istiyorum ‘’ , şimdi de bu modele bakalım ve hocamızı dinlemeye devam edelim :

‘’ Varoluşcu psikolojiye göre dört temel varoluş kaygısının , yani ‘’ ölümün , özgürlüğün , yalıtılmışlığın ve anlamsızlığın ‘’ farkına varmak – bazıları zararlı , bazıları yararlı – birtakım savunma mekanizmalarına yol açar. Ben bu dört öğenin bilişsel yaklaşımla ifade edilen bazı şemalarla – irrasyonel düşüncelerle – birleşerek birtakım savunma mekanizmalarına yol açtığını düşünüyorum. Bu durumda , başarısız savunma mekanizmalarından birisi sayabileceğimiz akıl korkusunun ve suflöre danışma isteğinin nasıl ortaya çıktığını şöyle açıklayabiliriz . ‘’

Temel                                  Gelişmeye                      Akıl korkusu ,

Varoluş                 +            Direnç                =          Suflöre danışma isteği

Kaygıları                             Şemaları               

Eylem , sonuç olarak Gökmen hoca özetle diyorki ; dört temel varoluş kaygısı ile zihinlerdeki birtakım bilişsel şemaların birleşmesi ‘’ kendi aklını kullanmaktan korkan , yaşamda sürekli bir suflöre / mihmandara ihtiyaç duyan ‘’ kişileri ortaya çıkarıyor.

Eylem , yukarıdaki denklemin ikinci kısmında ‘’ gelişmeye direnç şemaları ‘’ var , acaba neler olabilir gelişmeye direnç şemaları ?

Gelişmeye direnç şemaları şunlar olabilir :

‘’ Sen çalışma , bırak paran çalışssın. ‘’

‘’ İnsan aklı böyle şeylere ermez. ‘’

‘’ Böyle gelmiş , böyle gider. ‘’

‘’ Ben babamdan böyle gördüm. ‘’

‘’ Eski köye yeni adet getirme , icat çıkarma. ‘’

‘’ İcat edilecek her şey icat edildi . ‘’

‘’ Elinin hamuruyla erkek işine karışma. ‘’

‘’ Kadının saçı uzun , aklı kısadır. ‘’

‘’ Bir insan yedisinde neyse yetmişinde de öyledir. ‘’

Eylem şöyle bir düşünelim hangi birimiz en azından çocukluğumuzda bu tarz mesajlarla karşılaşmadık ki ? Özelllikle koyultarak yazdığım direnç şemaları bana göre çok tehlikeli , neden mi ?

Çünkü , insanoğlunun beyni doğduğu anda tabir – i caiz ise bir nevi tabula rasa yani boş bir sayfa. İnsanın benlik bilinci , yani kendi kendisini algıla – ması da bu tür mesajların etkisiyle oluşmakta. Düşünsene , annen sana bazı konularda sürekli olarak diyor ki , ‘’ İnsan aklı böyle şeylere ermez ‘’ , bu mesajla büyüyen sen ileriki yaşamında kendi aklını kullanmaya cesaret edebilir misin ? , Yoksa , hep insan üstü yeteneklere sahip olduğunu sandığın bir suflör mü ararsın ?

Yine araya girdim ya , Eylem , Gökmen hoca sözlerini şöyle bitiriyor :

‘’ Yukarıda belirtilen biliş ürünü şemalar daha çok kültüre özgüdür. Bu şemaların evrensel nitelikteki varoluş kaygısıyla / ölüm korkusuyla birleşmesi sonucunda , kendine , kendi aklına güvenemeyen , aklını kullanmaktan çekinen , bu yüzden de bir bilene , bir suflöre danışmak isteyen insan tipi çıkıyor ortaya.  Ana çizgilerini belirttiğim bu açıklama tartışılabilir , daha ayrıntılı hale getirilebilir , araştırmalarla test edilebilir. ‘’

Eylem’ciğim eminim ki belki şimdi aklına , Taksim ‘de seninle bir gün şarabevinde Karl Popper konusunda konuştuğumuz akşam aklına gelmiştir.

Neden mi ? Gökmen hoca ; ‘’ bu açıklama tartışılabilir , daha ayrıntılı hale getirilebilir , araştırmalarla test edilebilir ‘’ diyerek aslında diyor ki ‘’ Ey Cengiz efendi ben ortaya bir hipotez koydum ,’’ .

Popper da demiyor muydu , ‘’ Eğer , bir hipotez hiçbir şekilde yanlışlanamıyorsa o zaman kesinlik kazanır ‘’

Eylem ‘ciğim işte bu noktadan hareketle ben de insanın aklını kullanmaktan korkmasının ve bir suflöre danışma isteğinin altında yatan makro etkenlerden birisinin de ‘’ Özgüven eksikliği ‘’ olduğunu düşünüyorum.

Yani , Üstün hocanın açıklamasına yeni bir boyut katıyorum. Peki Eylem , insan da özgüven eksikliği neden oluşur ? İlginç bir soru değil mi ?

Acaba bu özgüven eksikliği ile yukarıda kabaca tanımladığımız gelişmeye direnç şemaları arasında bir nedensellik olmasın ? Eylem , ünlü bir halk hikayesi vardır , babalar bunu oğullarını anlatmayı çok severler.

Osmanlı ‘da köylünün biri oğluna sürekli , ‘’ Oğlum sen adam olmazsın, ‘’ dermiş. Oğlan büyümüş vezir olmuş , İstanbul ‘a yerleşmiş . Adam gönderip babasını İstanbul ‘a getirtmiş. Babası yanına geldiğinde bizim vezir , ‘’ Baba bak sen bana vezir olamazsın derdin , bak ben vezir oldum , ‘’ demiş.

Babaysa ona , ‘’ Oğlum , ben sana vezir olamazsın demedim , adam olamaz sın dedim ,eğer adam olsaydın yaşlı babanı ayağına çağırmazdın , sen kalkıp gelirdin , ‘’ diye karşılık vermiş.

Eylem sen de çok iyi bilirsin ki halk masallarımız toplumuzdaki bazı önemli kültürel değerlerin insanlara aktarımı için dizayn edilmiştir. Şimdi bu masala baktığımızda görünürdeki verilen mesaj : Vezir vezir olmuştur ama adam olamamıştır çünkü ‘’ oğul babasını ayağına çağırmaz , statüsü ne olursa olsun ‘’

Eylem’ciğim bir de farklı bir bakış açısıyla olaya bakmaya çalışalım.

Vezir adam olmamış olabilir , ancak bunda kendisi kadar babasının da sorumluluğu vardır. Olumlu vurgu olumlu davranışı getirir , olumsuz vurgu olumsuz davranışı. Baba olumsuzu vurguladığı için oğlu adam olamamıştır ; bir anlamda kendi kendini doğrulayan kehanet ortaya çıkmıştır.

Muhakkak sen de bilirsin Eylem , bir halk deyişidir , ‘’ Kırk kere ne söylersen o olur ‘’ derler. Gerçekten de öyledir , çevreden , özellikle ana babadan gelen mesajlar kişilerin düşüncelerine , davranışlarına yön verir.

Eğer bu baba çocuğuna olumlu mesajlar verseydi , örneğin , ‘’ Benim oğlum büyüdüğünde anaya , ataya saygılı olacak , ‘’ deseydi , büyük bir ihtimalle bu çocuk büyüdüğünde babasını ayağına çağırmayacaktı.

Eylem , sonuçta ana babaların çocuklarına güvenmemeleri büyük bir olasılıkla çocuklarda özgüven eksikliği yaratıyor ve ayrıca bu güvensizliği açıkça ifade etmeleri , çocuklar ve gençler için çok zedeleyeci , yoğun bir öfke de oluşturuyor.

Duygu Asena’nın ‘’ Kadının Adı Yok ‘’ diye bir kitabı vardı , sonrasında Hale Soygazi ‘nin başrolünü oynadığı filmi de yapıldı bu kitabın. Hiç unutmam Harp Okulu ‘nda okurken Kızılırmak sinemasında izlemiştim.

Üniversiteye girmek isteyen genç kıza babası , ‘’ Sen üniversiteyi bitiremezsin , ‘’ der . Buna çok içerleyen genç kız hırslanır , çalışır , günün birinde mezun olur. Ancak babası ölmüştür. Babasının mezarına gider , ikilemli duygular içindedir ; bastırılmış bir sevgiyle , hasretle ve öfkeyle konuşur , konuşur ve diplomasını mezarın üstüne atar.

Eylem , çocuklara güvenmek gerekiyor . Onlara güvenmek , onların içinde hayat boyu kullanacakları büyük bir itici güç oluşturuyor.  Belki annen senin için , ‘’ Eylem yapar , Eylem becerir , ‘’ ‘’ Eylem tuttuğunu koparır ‘’ ‘’Eylem mutlaka hayatta iyi bir yerlere gelir ‘’ dedi. Bunlar senin için bulunmaz birer hazineydi.

Eylem , evet ana babaların çocuklarına güven duymaları ve bunu açıkça ifade etmeleri , ileride onların kendi akıllarından korkmamaları açısından çok önemli ama bunu yaparken de dozunda olmalı , çocuklarına aşırı beklentiler yüklememiler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Son Yorumlar