Mealimizin ilk baskısına koyduğumuz bazı kavramlar

14 Eylül 2011, Kur'anî Bazı Terimler, 1 Yorum »

Mealimizin ilk baskısına koyduğumuz bazı kavramlar toplu halde aşağıdadır.
İnşallah son baskısına da koymayı plânlıyorum.

 

ALLAH’IN İSİMLERİ

 

“Allah, zaman ve mekandan münezzehtir” ibaresi nasıl anlaşılır. Göklerin büyüklüğü yanında dünya bir kum tanesi gibi. Arşın büyüklüğü yanında ise, gökler bir kum tanesi gibi. Arş’tan daha ilerisinde artık mekân da yok, zaman da yok. Allah’ın zatı, arş’ın fevkinde (ilerisinde, yükseğinde) ise; zaman ve mekân yok. Allah, zaman ve mekândan münezzehtir, bu anlama geliyor. Arş’tan sonra zaman ve mekân olmayınca, daha ilerisinde sonsuzluk oluşuyor. Sonsuz öyle bir büyüklük ki, en büyük sayı bile önemli bir anlam taşımıyor. Allah’ın zatı nasıldır? Ezelî, ebedî olan sonsuz kudret ve kuvvete sahip olan Allah’ın nasıl olduğunu, neye benzediğini bizim zekâmızın tarif etmesi olanaksızdır. Ancak biz insanlar, bize bildirildiği kadar (vahiy ile), Allah’ı bilebiliriz. Rabbimiz Allah bize, kendisini en güzel isimlerle bildirmiştir. Bu kadarını bizler için yeterli görmüştür.

 

Bir sayıma göre Kur’an’da 99 Allah’ın ismi sayılmıştır. Bu isimleri ve anlamlarını öğrenmek yeterli görülmüştür. Daha ilerisine gerek görülmemiştir. Allah’ı gereği gibi bilmek isteyenler bu isimlere ve anlamlarına, Kur’an’ı okurken dikkat ederler. Bir parlementer, bir bakan, bir başbakan olma sevdasıyla yanıp tutuşan milyonlarca insan, niçin Allah’ın sonsuz iktidarında, yüce bir mevki sahibi olmayı hiç düşünmez? Devlet, hükümet ve belediye başkanları bir gün bu gerçeği anlayarak Allah’a (Kur’an’a) itaat edeceklerine yemin etseler, bu durum herkesin yararına olabilir.

 

DİN

Cümledeki yerine göre;

a – hesap günü,

b – yaşam biçimi,

c – geçerli yasalar,

d – ibadet biçimleri,

e – tabiat kanunları,

f – millet gibi anlamlarda kullanılmaktadır.

Çeviri içerisinde cümledeki yerine göre, ilgili anlamın kullanılmasına özen gösterilmiştir.

 

İBADET

Hiçbir baskı altında kalmaksızın; severek, korkarak, umarak Allah’ı İlâh ve Rabb kabul ederek yapılan, tüm düşünce ve davranışlar ibadet sayılır. Örneğin bu çerçevede yeryüzünü imar eden işçiler, güvenliği sağlayan görevliler, eğitim-öğretim sunan öğretmenler-imamlar, hastalara hizmet eden doktorlar, hemşireler, hammaddeleri mamûl hale getiren işverenler, üreticiler vb. tümünün yaptığı düşünce ve davranışlara ibadet denilir. Herhangi bir baskı altında, sevmeden, korku nedeni ile yapılan davranışlar ibadet sayılmaz. Bir zalime, baskı nedeni ile sevmeden itaat zorunda kalan bir kişi, o zalime ibadet ediyor sayılmaz. Ancak; o zalimi veya sevilen kişiyi ilâh ve Rabb kabul ederek itaat ederse o kişiye ibadet ediyor sayılır. Allah’tan başkasına ibadet etmek ise putperestliğin değişik bir şeklidir. Bunu yapanlar ibadette Allah’a ortak (şirk) koşmuş olur. şirk ise, kişinin kendisine yaptığı en büyük zulümdür. Canlı veya cansız putlara ibadet eden kişi, aklını işletmeyen konumuna düşerek, acayip hareketler yapar.

 

ZİKİR

Anmak, hatırlamak, akla getirmek, dillendirmek, akılda tutmak, kişinin elde ettiği doğru bilgiyi koruması ve hatırlayarak kullanması, tabiattan ve ayetlerden elde edilen bilgiye de ‘Zikir’ denilir.

Bizim O’nu hatırlamamızın karşılığında, O da bizi hatırlar; O’nun hatırlaması ise: Günahlarımızı siler, işimizin gücümüzün rast gitmesini sağlar, tam manası ile YARDIMCIMIZ olur.

Aklımız daha güzel çalışmaya başlar. Her konuda en tepede olan bir kişinin bile görmediğini görür, akletmediğini aklederiz; bu Allah’ın bize bir lütfu olur.

 

İLÂH

Tarih bilimine göre Arapların 14 asır önceki yaşantılarında 360 ilâhı mevcut idi. Her bir ilâh, harhangi bir fayda veya zararı sembolize ediyordu. Örneğin savaş ilâhı, barış ilâhı, bereket ilâhı, aşk ilâhı vb. ilâhlar. Herhangi bir sorunları olduğu zaman, bu ilâhların sembolleri önüne giderek dileklerde bulunuyorlar, kendilerine yarar sağlamasını veya zarar gelmemesini dua ediyorlardı.

Bu ilahları, asıl büyük ilâh olan Allah’a, aracı olarak düşünüyorlardı. Hatta bu ilâhların kendilerine şefaat ederek, günahlarını Allah’ın bağışlayacağını düşünüyorlardı. Kur’an “lâ ilâhe”, “ilâhları red” diyerek bütün bu ilâh saçmalıklarını red etmiştir. Yalnız ve yalnız tek İlâh’ın ”Allah” olduğunu bildirmiştir. İlâh; kâinattaki herşeye izin veren veya vermeyen, ölmeyen, uyumayan, yorulmayan sonsuz güçtür. İnsana ”özgür irade” veren de, tek İlâh olan Allah’tır.

 

RABB

Rabb kelimesi; Gerçek Sahip demektir.

İnsanlar birşeylerin geçici sahipleridir. Ölünce sahip oldukları şeylere artık sahip değildirler. Rabb ise ölmez. Her şey sonunda Rabb’e kalır.

“Bu dünyada ne kadar yaşarsan yaşa, sonunda öleceksin.”

“Ne kadar seversen sev, sonunda sevdiğinden ayrılacaksın.”

“Ne yaparsan yap, sonunda yaptıklarının karşılığını göreceksin.”

Doğu, batı, kuzey, güney yeryüzü ve içindekilerin; fabrikaların, binaların, gemilerin, insanların Rabb’e ait olduğunu düşünelim! Bu bakış açısı insanı, diğer insanlara ve doğaya karşı daha merhametli olmaya teşvik ediyor.

Toprakların, fabrikaların, devletin, insanların sahibi Rabb olduğuna göre; kendilerine ve birbirlerine faydalı olmaları için EMİRLER verebilir, kendilerine ve birbirlerine zarar vermesinler diye YASAKLAR, SINIRLAR koyabilir.

“Sınırları aşmış” şeklinde yaldızlı, aldatıcı bir sözcük türetildi: Bu sözcük tuzak bir sözcük. Sınırların aşılması sonrası anarşi, terör yeryüzünü sarar. Kaos oluşur. Kişiler sınırları aşacağım diye, sonunda; kendisine zarar verici davranışlar yapar. Bu tuzaklara düşmemek için Rabb’e güvenmek, koyduğu sınırlara uymak, en iyi yol olsa gerek. Sınırları aşanlar, kendilerini Rabb yerine koymuş olurlar.

İnsan kendisine zarar verme özgürlüğüne sahip midir?

İnsanın mülkiyetinin kime ait olduğu, sorusuna cevap verelim: İnsan kendi kendine ait ise, bu takdirde zarar verebilir, hatta intihar edebilir, ölümü seçebilir. Ancak Kur’an’dan öğrendiğimize göre, insan yeniden yaratılacak “ölmek isteyenler” ölemeyecek. Bu gerçekliğe göre insanın “ölebilme” özgürlüğü yok. Öyleyse insan kendine ait değil. İnsan Allah’ın bir mülkü, Allah’a ait bir yaratık, bir varlık. Mülk sahibi, mülkünün  kendisine zarar vermesini istemiyor ve mülküne başkalarının da zarar vermesini istemiyor. İnsanlara ”bir ömür süresi” özgürlük tanımış. Zarar verenlere hesap soracağını da belirtmiş. Geriye iki seçenek kalıyor.

a – İnsan Rabb’e teslim olup sınırlara uyup rahat edecek.

b – İnsan Rabb’e isyan edip sınırları aşıp, geçici zevklerden sonra; sonsuza kadar rahatsız olarak, azap görecek.

Seçim insana kalmış. Herkes kendi tercihini yapacak. Ve herkes kendi seçiminin sonucuna da katlanmak zorunda kalacak. Rabb, insanın ve kâinatın sahibidir. Rabb  insanı, ağaçları, meyveleri, canlıları büyütendir. Rabb, insanın Dünyada yaptıkları bazı işlerin karşılığını vererek, insanı terbiye etmeye çalışır. Sınırlı bir ömür süresinde terbiye olan olur. Terbiye olmayan ise, gerek Dünyada, gerek Ahirette, Rabb’i tarafından cezalandırılır.

Rabb; hem sevgiye lâyık olandır, hem de korkulmaya lâyık olandır. Dünyanın ve uzayların düzeni, böylece sürüp gider.

Sonsuza dek. Güç O’nun, Kudret O’nun, Mülk (Devlet) O’nun.

 

RASÛL

Rasûl : Elçi demektir. Allah dilediğini Rasûl (elçi) seçer. ”Rasûl” olmak kişinin kendi elinde değildir. ”Rasûllük” iddiası, isbatı gerektirir. Bu nedenle Allah, seçtiği kişinin Rasûl olduğunu kanıtlamak için ayetler (mucizeler) vermiştir. Son Rasûl, Hz. Muhammed (S.A.V.)’dir. Risalet son bulmuştur. Rasûlün görevini ise, kıyamete kadar korunacak olan kitap (Kur’an) yapmaktadır. Herkes; Rasûl (elçi) seçilseydi, insanların hür, özgür iradeleri ile, kendi seçimlerini yapabilme imkânı olmayacaktı. Halbuki biz insanlar; özgür, hür irade sahibi olmaktan, kendi kararlarımızı kendimiz vermekten hoşlanıyoruz, memnunuz. Rasûl seçilmedik diye komplekse kapılmaya gerek yok. Çalışalım ve Rasûller bizleri alkışlasın. Nerede? Hesapların görüleceği mahşer gününde… Bazıları Rasûlleri aşırı övüyorlar. Rasûller zaten görevli. Görevlerini yapmak zorundalar. Diğer insanlar ise, serbest bırakılmış. Önemli olan serbest bırakılan insanları iyi işlere motive etmektir. Rasûllerin kimsenin övgüsüne ihtiyaçları yoktur. Rabbimiz; Rasûller ve bizleri neden yarattı diye düşünüyoruz… Bizlere ihtiyacı mı vardı? Elbette hayır. Rabbimiz Rahmet (iyilik) etti. Rahmet ettiği için yarattı. İyiliğe karşı isyan mı gerekir? Yoksa teşekkür mü gerekir? Allahım sana sonsuz teşekkürler. Sonsuz şükürler olsun.

 

MÜSLÜMAN VE MÜMİN

Müslüman; ”Allah’a teslim olmaya söz veren” demektir. Savaşta teslim olan kişi ne yapar? Teslim alanın bütün şartlarını kabul ettiğini beyan eder. Kişinin Allah ile savaş yapması söz konusu değil. Buradaki teslim oluş; iradî bir teslim oluştur. Kişi şöyle ifade eder: “Hiçbir baskı altında olmaksızın, kendi iradem ile Allah’ın bütün şartlarını kabul ediyorum”. Bu kabul edişe müslüman oluş denilir.

Mümin; sözünde duran demektir.

Allah’ın bütün şartlarını yerine getirmeye söz veren kişi, hayatının sonuna dek, sözünde durur ise, mümin sayılır.

 

MUCİZE VE KERÂMET

Mucize sözcüğü halkımız arasında yaygın olarak  kullanılır. Kur’an’da mucize olarak geçmez. Ayet olarak geçer. Ayetler (mucizeler); Allah’ın varlığına, birliğine, kudretine dair işaretlerdir.

Kâinat, içindeki varlıklar, olaylar, doğal ayetlerdir, tabiat ayetleridir. Allahın indirdiği kitaplar sözlü ayetlerdir.

Rasûller (peygamberler) yaşar iken, gerek sözlü ayetler, gerek tabiat ayetleri ile, Allah tarafından  desteklenmişlerdir. Bütün insanlara sözlü ayetler yol gösterir, tabiat ayetleri çeşitli istifadeler sunar. Tabiat ayetlerinden yararlanma biçimine ikram, keramet denir. Tabiat ayetlerini yaratan Allah olduğu için, kerametler Allah’ın insanlara ikramıdır.

Örneğin cep telefonlarından istifade edebilmemiz için boşluktaki çeşitli dalgaların oluşumu, Allah’ın insanlara sunduğu keramettir (ikramdır).

 

TAKVA

Kalın yünlü çorap ile, dikenler arasında gezen kişi, çorabı dikenlere takılmasın diye, titizlik gösterir. Takva, işte böyle bir titizlik durumudur. Dikkatli olmak. Dinamik yaşamak. Zihnimize gelen her düşünceyi Allah (Kur’an) ile sorgulamak. Yapmayı düşündüğümüz her davranışı Allah’a (Kur’an’a), sormak. İniş sırasına göre ayetleri okumak. Rabb’in emirlerini gücümüz yettiğince yerine getirmeye çalışmak. Kainatı keşfetmek. Bilim üretmek. Çalışmak. Bir meslek sahibi olup, geçimimizi sağlamak. İnsanlara muhtaç olmadan yaşamak. Alan el değil, veren el olmak!..

 

SUÇ, HARAM, GÜNAH, SEVAP

Suç: İnsanın insana ve doğaya verdiği somut zararlardır.

Haram: İnsanın kendisine verdiği somut zararlardır.

Günah: İnsanın kendisine, insanlara, hayvanlara, tabiata verdiği düzeltilebilir küçük zararlardır. Kişinin vicdanının rahatsız olduğu herşey günahtır.

Sevap: Suç, Haram, Günah olmayan, her yararlı iş sevaptır.

 

AHİRET

Mazlumların pek çoğunun hakkı alınmadan ölüyor, zalimler zulmüne devam edebiliyor. Bu durum gösteriyor ki; ahiret gelecek, adalet terazileri kurulacak, herkesin hakkı kendisine verilecek. Dünyada bin yıl yaşasak bile, sonsuzluğun yanında limiti sıfırdır. Bu nedenle, esas hayatın, ahiret hayatı olacağı ve süresinin de sonsuz oluşu, esas gerçekliktir. Ancak dünyada da güzel yaşamak istiyorsak, el birliği ile tüm dünyada cehalete karşı aydınlanma çalışmasına katılalım: 1) Herkes Kur’an ve çevirilerini okusun, 2) Herkes bilim öğrensin, 3) Herkes geçimini sağlayabileceği bir meslek sahibi olsun.

 

GAYB

İnsanın beş duyusu ile araç, gereç ve aletler yardımı ile görülmesi, gözlemlenebilmesi mümkün olmayan âleme, gayb âlemi denir. Gayb âlemindeki varlıklar ile, bilgiler yalnız ve yalnız Rasûllere vahiy ile bildirilir. Son Rasûl Hz. Muhammed’dir. Son vahiy (Kur’an) gelmiştir. Kur’an dışındaki gayb ile ilgili söylentilerin, hiçbir gerçekliği söz konusu değildir. Hz. Muhammed’e Kur’an ile gayb âlemi hakkındaki bilgiler verilmiş. Bundan sonra, kıyamet gününe kadar hiç kimseye gayb âlemi hakkında bilgi verilmeyeceği, Cin suresi 26. ve 27. ayetlerde belirtilmektedir.

 

SAĞLIK, HUZUR, MUTLULUK, GÜZELLİK

Her insan, hastalanmadan önce koruyucu hekimlerin önderliğinde sağlıklı yaşamayı başarmalıdır. Geçici zevkler için insan, sağlığına yazık etmemelidir. Kur’an sağlıklı bir hayatın rehberidir. Kur’an ve çevirilerine göre yaşamak, huzurun kaynağıdır. Mutluluk arayanlar, Kur’an ve çevirilerini okusunlar. Güzel görünmek, güzelleşmek mi istiyorsunuz? Bol bol Kur’an ve çevirilerini okuyun. Din adına başka kitapları, zihninizden ve kalbinizden atın.

Güzelleştiğinizi görebilirsiniz.

 

İMTİHAN, FİTNE, BELÂ

İmtihan: İmtihan sözcüğü genelde çevirilerde yanlış yerde kullanılmaktadır. İnsan ile insan arasında imtihan olur. Allah imtihan etmez.

Rasûlullah’a Mekke’den Medine’ye hicret eden bazı kişileri imtihan etmesi emir edilmekte.

Fitne: Allah’ın bildiği, kulların ise birbirlerini bilmediği durumlarda; birbirlerini bilmeleri için “açığa çıkarılmak” anlamında söyleniyor.

Belâ: İnsanların yaptıklarının karşılığının verilmesi anlamında söylenmektedir.

 

KADER VE ECEL

Kader: İnsanın ve diğer varlıkların özellikleri demektir. Allah her şeyi bir kader ile yaratmıştır. İnsanın özelliklerinden birisi ise, bu dünyada Allah’a isyan veya itaat edebilme özelliğidir.

Ecel: Her varlığın ölümüne ecel denir. Varlıklar ecellerinin ne zaman olacağını kesin olarak bilemezler. Bundan dolayı, herkes yaşamak için ne kadar tedbir varsa yerine getirerek yaşamalı.

 

RAHMET VE AZAP

“Allah’ın rahmeti, azabını geçmiştir.” Bu sözü diğer ayetlere çelişki arz etmeyecek şekilde anlamak  lazım. Allah’ın rahmeti mi fazla, azabı mı? şeklinde soru soracak olursak; edep gereği elbette rahmet deriz. Zira Allah, herkese iyilik ederek yarattı. Bazıları sonsuz rahmeti hak etti, bazıları sonsuz azabı hak etti. İlk başta rahmet olarak yaratması ise, rahmetinin azabını geçmiş olduğunu gösterir. Başlangıçta rahmet olarak yaratılan insan ne yaptı? Küfür etti, şirk koştu, münafıklık yaptı, rahmeti inkâr etti, azabı çağırdı. Rahmetin, azaptan fazla olması asla sonsuz cehennem azabının kaldırılacağı şeklinde yorumlanmamalıdır. Çünkü sonsuz cehennemi hak eden yine insanın kendisidir. ”Söylediğiniz azap gelsin bize” diye meydan okuyan, yine bazı insanlardır.

Veli kelimesinin çoğulu “Evliya” kelimesidir.

 

EVLİYA VE TAĞUT

Evliya: ”Veliler” demektir. Türkiye Gazetesinin yayınladığı Veliler Ansiklopedisinin Kur’an’daki veli kavramı ile ilgisi yoktur. Veliler Ansiklopedisinde anlatılan olaylar, halk efsaneleridir. Doğrular, yanlışlar birbirine karıştırılarak uydurulmuştur. Kur’an’da geçen Veli kelimesi DOST, DOSTLUK anlamına gelmektedir. Müminler birbirlerinin velileridir, yani dostlarıdır. Allah müminlerin velisidir ”dostudur” şeklinde anlaşılır. Veli, Veliler (Evliya) kelimelerinin olağanüstü hadiselerle hiçbir ilgisi yoktur. Zaten olağanüstü hadise de yoktur. Allah’ın tabiat kanunlarında bir değişiklik olmaz. Rasûller zamanında oluşan ayetler (mucizeler) ise; sadece ve sadece Rasûl olduklarının kanıtlanması içindir. Rasûller için Rabbimizin koyduğu yasalar da öyledir. Bütün Rasûller için aynıdır, değişmez. Sünnetullah’ta (Allah’ın tabiat yasalarında) bir değişiklik olmaz. Musa’nın asasının yılan (ejderha) olması, Rabbimizin, bir ejderha (yılan) yaratmasıdır. Rabbimiz benzer yaratılışları Rasûllerin Risaletini insanlara kanıtlamak için yapmıştır. Risalet (Peygamberlerin gönderilişi) son bulduğu için bu tür yaratışlar son bulmuştur. Tabiat kanunları ise, devam etmektedir.

Tağut: Veliler Ansiklopedisi’ndeki efsaneleri uyduran kişi, bir tağuttur. Delilsiz, mesnetsiz, belgesiz, ispatsız din adına insanları aldatmaktadır/aldatan kişidir.

Dindar  görünüp, dine aykırı işler yapanlara tağut denilir. Tağut inkâr edilmelidir. Tağut red edilmelidir. Kim tağutu, tağutları inkâr eder; bir aydınlık, bir ilim üzere Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılırsa, kurtulur. Tağut bir insan şeytanıdır. Görünen şeytandır. Dinin gerçeklerini bildiği halde; çıkar, şöhret, şehvet, makam için yalan söyler. Emirleri bildiği halde, isyan eder.

 

ŞİRK

Şirket: Ortaklık demektir.

Ortaklık: Birden fazla insanın mal veya emeklerini koyarak ticari bir iş yapmaları ve oluşan sonuçtan paylarını almalarıdır.

Kâinatın yaratılışına kimse mal veya emeğini koymadığı için, Allah’a ortak olması düşünülemez. Keza, kâinatın devamı ve sonucunda da, kimsenin Allah’a ortak olması söz konusu olamaz. Birinin Allah’a ortaklık iddia etmesi, yanı şirk koşması, o kişinin kibir ve gurur içinde olduğunu yansıtır. Kibir ve gurur kişinin objektif düşünmesini ve davranmasını önler. Kişi zulüm yapar, adalet yapıyorum zanneder. Günah işler, sevap kazanıyorum zanneder. Böylece hem kendisine, hem de başkalarına eziyet eder. şirkten vazgeçmez ise, zaman ilerledikçe çürümüş bir şeftaliye benzer. Kasadaki diğer şeftalileri de çürütmeye başlar. Ve sonunda bir pislik yığını haline gelir. Bu pislik yığınının Cennete girmesi artık söz konusu olmaz. Sonsuza değin bir pislik olarak cehenneme atılır.
Şirk ikiye ayrılır;

a) Açık şirk,

b) Gizli şirk.

Şirk konusunda çok titiz olmalıyız. Şirkten Allah’a (Kur’an’a) sığınmalıyız. Kur’an ve çevirilerinden açık ve gizli şirki öğrenip, şirkten uzak durmalıyız. Kibir ve gururu terketmeliyiz.

 

MÜNAFIKLIK

Çıkarı neyse öyle görünen kişiye münafık denir. Bu kişi Türkiye’de Müslüman, Çin de Budist, Amerika’da Hıristiyan, İsrail’de Musevi olmaktan zevk alır. Mevlâna felsefesi böyle bir anlayış içerir. Kur’an, münafıkların, cehennemin en dibinde olacaklarını, cennete

girmelerinin söz konusu olamayacağını haber vermektedir. Hangisi doğru? Müslümanlık mı? Budistlik mi? Hıristiyanlık mı? Musevilik mi? İnsanlar hangisinin doğru olduğuna nasıl karar verecek? Tercih her insanın kendisine kalmış.

 

KÂFİR

Araplar çiftçilere kâfir derler.

Kâfir: Tohumu toprağa gömen, üzerini örterek gizleyen anlamına gelir. Çiftçi tohumun üzerini örtmüştür. Tohumu gizlemiştir. Lâkin tohumun toprağın içinde olduğunu bilir. Kâfir olmayın denilerek ”Gerçekleri bildiğiniz halde gizlemeyin, örtmeyin” denilmektedir. Yerleri ve gökleri kim yarattı? ”Allah” diyoruz. Allah kitap gönderir mi? ”Hayır” diyoruz. Bu durumda kâfir oluyoruz. Allah’ın bir kitap göndermesinin doğal olduğunu herkes bilir. Ancak ”kitap

gönderdi” denirse, olur ki kitaptaki mükellefiyetler hoşumuza gitmez. Bunun için ”kitabı gizleyelim” düşüncesi oluşur. Bu gizleme eylemine küfür denilmektedir. Yeryüzünün her yerinde insanların Allah’a saygısı büyüktür. İnsanlar direkt Allah’a saygısızlık etmek istemezler. Endirekt yollar ile Allah’a saygısızlıklar yapılır. Bu saygısızlıklar küfürdür. Saygısızlara ise kâfir denir. Kâfir ölmeden önce, küfürden tevbe etmez ise, sonsuz azabı hak eder.

 

HALİFE

Rabbimizin meleklere hitabında ”Yeryüzünde halife yaratacağım” ibaresini doğru anlayalım. Allah’ın yerine kimse halife olamaz. Allah’ın yerine halife olmak şirktir, ortak koşmaktır. Meleklerin sözünden halifenin ne olduğu anlaşılıyor:

”Biz sana ibadet ediyorken, yeryüzünde kan dökecek birini mi halife yaratacaksın.” Demek ki halife kan dökücü özelliğe sahip birisi.

Bu özelliği ile insan asla, Allah’ın halifesi, temsilcisi olamaz.

 

«100. ÖNCEKİ sahip(selef)lerinden,
yeryüzüne vâris (halife) olanlara bu gerçek hâlâ belli olmadı mı?
Eğer Biz dilemiş olsaydık,
onlara günahları nedeniyle bir musibet dokundururduk
ve
kalplerine de mutsuzluk verirdik,
artık onlar duymak istemiyorlar.» [ARAF SURESİ’nden]

 

KUR’AN’I GEREĞİ GİBİ OKUMAK NEDİR?

“Kur’an’ı siz anlayamazsınız, herkes anlayamaz” diyenlere, apaçık bir reddiyedir.

Bkz. 3/Müzzemmil: 1-8. ayetleri okuyunuz. Gereği gibi, Rabb’in size Kur’an’da öğrettiği, gösterdiği gibi; anlayarak ve geceden bir zaman ayırarak okumak demektir, ilk olarak. Allah; Kur’an’ı doğru anlayabilmenin, uygulayabilmenin ancak, kendisine iman ve Kitabının doğruluğuna, faydasına iman ile ve kendisinin belirlediği zaman diliminde bir zaman ayırarak “okumakla/ders yapmakla” mümkün olabileceğini vurgulamaktadır. Bazılarının dediği gibi “Arapça bilmeden Kur’an’ı anlayamazsınız!” Bu söz, Allah’a karşı söylenmiş “büyük bir söz”, büyük bir kafa tutuştur! Ayrıca şu ayeti çok iyi düşünmenizi öneririm: “Kendilerine verdiğimiz Kitabı (Kur’an’ı), gereği gibi okuyanlar (var ya), işte onlar; ona (Kur’an’a) gerçekten iman edenlerdir.” (Bakara Suresi: 121) O sözleri söyleyenler, kendilerinin; Allah’tan daha iyi bildiklerini söylemiş olmazlar mı? Bu ne cür’et?! Kur’an’ın hiçbir ayetinde göremezsiniz, dil’in; (Arapça’nın), Kur’an’ın anlaşılıp-anlaşılamayacağı noktasında gündem edildiğini. Dil’i “rant” kabul edenlerin, bundan geçimlerini sağlayanların uydurmasından/iddiasından başka bir şey değildir. Ve: “Kur’an anlaşılmaz, siz anlayamazsınız; ancak, şu benim yazdığım, Kur’an’ın anlaşılması için yazdığım kitabımı okursanız/veya beni dinler, bana tabi olursanız, anlayabilirsiniz” diyerek ‘rant/çıkar’ elde ederler. Bu rant bazen maddi boyutludur, bazen manevi! (Aşırı şekilde saygı gösterilmesi, itaat edilmesi gibi.)

Oysa dinin asıl kaynağı Kur’an’a rağmen; (din adına) başka kitapları tavsiye etmek, Allah’a karşı ne büyük bir cür’ettir?!

 

ŞEFAAT

Şefaat: Kelime anlamı itibariyle “aracı olmak”tır. Ancak bugün ve geçmişte insanlar, kendilerinin günahkar olduklarını kabul ederek, Allah’tan direk af ve mağfiret dileyemeyeceklerini, onun için onlara göre temiz, salih ve iyi kullardan gördükleri; melekleri veya salih/iyi kulları aracı edinmişlerdir. Oysa sizler de Kur’an genelinde gördüğünüz gibi, böyle bir şefaat anlayışını Allah Teala reddetmektedir: “Allah’a vesile edindikleri, aracı kabul ettikleri varlıklar/kullar dahi O’na yakınlaşmak için vesile/yol ararlar” buyurmaktadır. (Bkz. 51/İsra: 57) Başka bir ayette, müşriklerin anlayışı gibi bir anlayış olan o anlamdaki şefaati: “De ki: Bütün şefaat Allah’ındır!” diyerek te topyekün reddetmektedir.

Ayrıca araştırmanızda fayda var: Riyazü’s-Salihin Tercemesi, Cilt: 1, Arslan Yayınları, sh: 225’de İmam NEVEVİ: şEFAAT başlığında konuyu işlemiş ve orada “DÜNYADAKİ şEFAATİ” ayet ve hadislerle ne güzel dile getirmiş, delillendirmiştir.

Şefaat: Dünyada iyi ve güzel bir işe aracı olmaktır. Bu anlayışı müşrik olanlar, ahiret için de almışlardır ve güya Allah’ın yanında edindikleri, tanıdıkları ortaklara da şefaat hakkı tanımışlardır. Yani geçmiş ve bugünün müşrikleri, o edindikleri şefaatçileri; ‘melekleri, peygamberleri, kutsal saydıkları kişileri, evliya olarak tanımladıkları bazı şahsiyetleri’ aracılar olarak benimsemişler.

İmam Nevevî şu ayeti almıştır:

“Kim iyi yolda şefaat ederse ondan kendisinin de payı olur.” (Nisa: 85)

Ve iki adet bu ayeti izah eden Hadis almış:

Ebu Musa el-Eşari (ra) der ki: Peygamberimize bir ihtiyaç sahibi başvurunca yanında oturanlara dönerek “aracı olun/şefaat edin, sevap kazanın; Allah, Peygamberinin dili ile istediğini -başka bir rivayete göre, dilediğini- yerine getirir” buyurdu. (Buhari-Müslim)

Berire ve kocası konusunda İbni Abbas der ki: Peygamberimiz (sav) Berire’ye: “Kocana dönsen olmaz mı?” diye buyurdu. Kadın “Ya Rasulallah, bunu bana emir mi ediyorsunuz” diye sordu. Peygamberimiz: “Hayır, sadece aracılık/şefaat ediyorum” buyurdu. Bunun üzerine kadın “Benim ona bir ihtiyacım yok” diye cevap verdi.
Onun için bugün/şimdi dünyada:

“Şefaat ya Rasulallah!” diye talepte bulunmak, Peygamberimizi Allah’a hükümde ortak koşmaktır. şefaat/yardım, günahların bağışlanması direk ve yalnız Allah’tan istenir. Peygamber bile bu konuda yetki sahibi değildir.

 

 

“Mealimizin ilk baskısına koyduğumuz bazı kavramlar” için bir cevap

  1. vekuran dedi ki:

    melekleri ve nebileri erbab ittihaz etmeyin.

    erbab: emir sahibi demişsiniz. Güzel

    nebi nasıl erbab edinilir.

    İNZAL OLUNAN KURAN YETMİYOR MU?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Son Yorumlar