Beklemekle: 12 Eylül 1980 sonrası yayınlanan ilk hikayem.

18 Ocak 2018, Yayınlanmış Hikayelerim, Yorum Yok »

Sol baştaki Rahmetli Ebem (Babaannem), Babacığım, Anacığım ve ben.

Hikayeler-1

“Beklemekle” adlı hikayem yayınlanan ilk hikayemdir ve Rahmetli Babacığımın vefatına tanıklık ettiğim 13-14 yaşlarında yaşadığım duyguları 10 yıl sonra kaleme almıştım. 1974 yılı Mart ayı idi babamı kaybettiğim zaman. Bu ilk hikayemi kaleme alıp yayınlandığı zaman tam hatırlamıyorum ama ya 1983 ya da 1984 Mart ayı idi.

O günkü kültürüme göre kaleme aldığım hikayelerimi siteme yavaş yavaş yeniden yazıp yükleyeceğim inş. Türkçe yazılımını hiç değiştirmeden olduğu gibi buraya aktaracağım; noktasına, virgülüne bile dokunmadan…

Hikayelerimin kaleme alındığı ve yayınlandığı yıllar 12 Eylül 1980 ihtilalinden yeni çıktığımız günlerdi o yıllar… Beklemekle: 12 Eylül 1980 sonrası yayınlanan ilk hikayem.

80’li yıllardan beri sakladığım ve yaklaşık 2 kitaplık Hikayelerimi siteme yazmaya başladım.

BEKLEMEKLE

Ekmek fabrikası bitişiği Kader Büfesi.

Hemen berisinde dikili telefon direği.

Biraz gerileyip sırtını telefon direğine verdi.

Gözleri döndü.

İçinde toprak özlemi yeşerdi, yere düşmeden daha.

Yüreği dönerdi asfalt ve beton yollardan, kısacası tüm kara benizli yollardan.

Gitmekteydi belki ama, hiç olmazsa toprak üstüne atılsaydı şöyle bir, gam yemezdi.

Isınamıyor sevemiyordu bir türlü bu yolları.

Allak bullak olur içi ‘ısınma’ gibi, “sevme’ gibi sözcükleri anımsayınca.

Kara düşler içinde; kara, kapkara yollara düştü Kerim, toprak özlemiyle.

*****

Dört tekerlekli arabalarla meyve-sebze satarlar şu gördüğünüz insanlar. Neredeyse buradan hemen her gün gelir geçerim. Hepsiyle de tanıştım sayılır. Bir gün güleni, ertesi gün hüzünlü bulurum. Anlarım ki o gün işler kesat. Bunlardan biri, gün gün etkiledi beni. Ne zaman görsem başı eğik, şapkası yana düşüktür. Her zaman böyledir bu kişi. Değişik bir şekilde görmüşlüğüm yoktur hiç. Kara kalın çerçeveli gözlüğüyle bakar durur ta ötelere. Gel gör ki o an; bildiği bir kuyudan nice dertler, nice ölümler, nice aşklar, nice açlıklar, nice niyazlar çekip çıkartıyordur, kim bilir.

Yine bu taraflara doğru yönelmiştim. Ne zaman bu taraflara geçsem, Kerim amcaya uğramadan edemezdim. İyice yaklaşıp selamladım. Selamın karşılığıyla birlikte, kollarını açması bir olurdu her zaman; yine öyle oldu. Kendi oğullarını saramadığı şu kollarıyla öyle sardı ki beni; uzun zaman baba hasretiyle yanmışlığım kabardı o an. Bu yöreye her gelişimde Kerim amcaya uğrar olmuştum. O da bana, olanca açıklığıyla döker olmuştu içini.

Epey yordu eski tip çakmağı. Sonra sigarasını tersten yaktığını gördü. “Dalgınlık işte!” diye mırıldandı, düzeltirken. Hafif bir iç çekişi, derin bir nefes alması izledi. Sonra: “Evlatsızlık acısı nedir bilir misin? İşte ben o acıyla kıvranıyorum günlerdir. İşin en çok koyan yönü de yarım düzine evlada sahip olmam?! Keşke hiç olmasaydı da yokluklarına yansaydım”.

Ne demek istediğini anlıyordum az çok. “Yarım düzineler ama…” diye ünledi bir kez daha.

Yüz çizgileri karıştı birden.

Bir şeyler söyleyecekti ki boğazının kuruduğunu hissetti ve bir kaç kez yutkundu. “Hepsini büyük adam olsunlar için, büyük adamların çıktığı, büyük okullara yolladım. Göndermez olaydım büyük okullara da bu kadar büyümeyelerdi, ne olurdu sanki. Bu büyük adamların kafalarını, o büyük okullar öyle kurmuşlardı ki oğlum, isyana tam çeyrek vardı. Hatta çeyrekten de az bir zaman kalmıştı neredeyse. Bu ne demektir biliyor musun? Nereden bilesin ki? Size, sizlere böyle şeyleri bildirmezler ki, hay oğlum. Ve o vakit geldiğinde, sokaklara dökülür, her biriniz bir yerde patlarsınız. Onların adına. Yalnızca ve yalnızca onların. Bu ne demektir anlıyor musun? Kan çanaklarına kan akıtmaktır. Hem de  sizlerin kanından.”

Büyük bir düğüm gelip tıkamıştı boğazımı. Artık iyice kavrıyordum Kerim amcanın söylediklerini. Her görüşmemizde ayrı bir konu işliyormuşuz gibi geliyordu bana. Ve bu dersleri belleğime kazıyordum, en koyu renklerden bir renk veriyordum bu kazıya. Daha sonra gözlerimi, kahve köşelerinde pinekleyen büyük adamları tararken buldum.

*****

Kerim amcayla birlikte dalıp gitmiştik derinlere. Göz gözü görmüyordu artık. Bir bayanın cırtlak sesiyle koptuk ve geldik tekrar bulunduğumuz merkeze.

~ “Şundan şundan birer kilo. Yalnız, kiraz kurtsuz tarafından olsun lütfen” dedi.

~ “Kirazın kurtlusu kurtsuzu olur mu bayan? Olsa bile sizden küçüktürler. Biz onlardan çok daha zararlıyızdır aslında, bir düşünseniz. Yanlış anlamayın, demek istediğim şu ki; olsa olsa bizim içimizde olur bu kurtlar?!” Beklemekle: 12 Eylül 1980 sonrası yayınlanan ilk hikayem.

Şöyle bir süzdü baştan aşağı, bu bayan. Büyük okulu bırak, küçük okul bile görmemiş bir adam kanısına vardı Kerim amca hakkında ve kendine has edayla:

~ “Ayol insanların kurtlu olduğunu inanın ilk kez sizden işitiyorum, hele hele benim gibi tahsil görmüş bir bayana hakaretinizi cahilliğinize veriyorum. Sahi bu dersi hangi mektepte gördüğünüzü sorabilir miyim? Ben de ders almak isterdim doğrusu.” Beklemekle: 12 Eylül 1980 sonrası yayınlanan ilk hikayem.

İğne neydi çuvaldızın yanında! Ama yine de vazgeçmeyecekti doğruları haykırmaktan. Ne kadar aşağılansa bile vazgeçmeyecekti. Başını eğdi. Gözlerini yumup açtı ve:

~ “O mektep ki bir parça kağıt karşılığında, bir insanın yıllarını tutsak etmez. O mektep ki, o bir parça kağıda, o insanların yıllarını tutsak etmek için, öğrencilerine imza attırmaz. Orada doğru söz bulunur sonsuza değin. Yanıldığı hiç görülmemiştir o mektebin. Sizin gerçekten ders alacağınızı bilsem? Sahi istiyor musunuz gerçekte?!” Beklemekle: 12 Eylül 1980 sonrası yayınlanan ilk hikayem.

~ “Neden olmasın!” dedi omuz oynatarak.

Bu arada Kerim amca düşünür gibi gözükür. Sonra hımm der ve başlar birşeyler söylemeye:

~ “Peki öyleyse sayın bayan. O mektebe bizzat kendim götürmek isterdim sizi ama görüyorsunuz ki yalnızım. Akşamüstüleriyse işlerimiz yoğunlaşıyor. İnşaallah siz de bulursunuz o mektebi, istiyorsanız eğer? O mektebin herşey olduğunu en önce bilmenizi istiyorum. İşte o herşeyin bulunduğu yeri tarif etsem, bulabilir misiniz? Oldu o zaman. Başka da yapabileceğim bir şey yok. Ancak tarifle yetinebilirim. Gerisi, sizin yazgınız neyse onu göreceksiniz. Bakın şimdi. İnsanların sabahleyin uykudan uyandığı gibi, insanları derin uykulardan uyandıran eserlerin birarada yaşadıkları herhangi bir kitabevine giriniz. N’oldu sayın bayan?”

“Niçin öyle tuhafsınız?”

“Şaşırdınız mı?”

“İşte bu evlerden herhangi birine giriniz demiştim. Karşınıza çıkan her esere ‘öğüt vereni’ arıyorum, nerede bulabilirim? sorusunu yöneltin, cevabını hemen alırsınız. İster misiniz öyle evlere ilk kez gittiğimde ben, aldığım cevabı size şuracıkta söyleyeyim. Dinleyin öyleyse: Şunu geçin, bunu çekin işte orada bakın. Renk renk, desen desen giysiler içinde suskun. Sizi bekliyordur hep. Ve daha nice sizleri. Zaten, siz O’nu aramakla, O da sizi BEKLEMEKLE gün ışır, gün yiter. Evet gördünüz ya, ne kolay aslında O’nu bulmak. İnsanlar zorsunuyorlar bu kadarcık zahmeti oysa. Niçin titriyorsunuz? Korkmayın korkmayın çarpılmazsınız?!” Beklemekle: 12 Eylül 1980 sonrası yayınlanan ilk hikayem.

Kerim amca bayanı savdıktan sonra bu kez ikinci doğumunu (gerçekleri kavrayışını) düşünmeye başladı.

Ve diyorum ki ben, şu Kerim amca bambaşka bir ilim! Sahiden öyle. Artık onu öğrenmeye başladım. Okullarımızda öğretilmeyenleri, öğrenmeye bir de! Onun su içtiği kaptan doya doya içmeliyim, diyorum bundan böyle.

Küçük oğlu Salih’i seyre daldı bir süre.

Yardıma gelmişti bugün.

Küçük bir Basımevi’nde (Matbaa’da) çıraklık yapıyordu Salih.

Onu kendi eliyle: “Halil Usta, eti senin kemiği benim; bu mesleği öğret, inşaallah büyüyüp usta olunca ona böyle küçük bir Matbaa açayım!” diyerek teslim etmişti…

Kerim amca ona bakıp bakıp: “Varsa hayır bunda var” diyordu…

“Olursa ancak bu ad…” bitiremedi epeydir süren iç konuşmasını.

Gözleri karardı.

Eli teraziyi daha bir sıkı kavradı, can havliyle.

Dilini ağız içinde gezdirdi.

Suların çekildiğini duyumsadı.

Büyük dalgalarla boğuşurken gördü insanları.

Saf sular dururken, irinli suları yudumluyorlarken gördü.

Ama yine de mutlu görünmeye özen gösteriyorlardı bu insanlar. Beklemekle: 12 Eylül 1980 sonrası yayınlanan ilk hikayem.

Ter damlacıkları sökün ederken gördükleri son şeylerdi bunlar.

Ve yolculuğa, yolların kararlığında çıktı gitti…

*****

Bentderesi’ndeki köprübaşı ekmek fırını, kader büfesi önünde birden bir kalabalık peydah oldu: “Biri kalp krizi geçirmiş” diye sesler yükseldi.

Salih, babasının dört tekerlekli arabasının olduğu taraftaki bu kalabalığa doğru koştu.

İnsanların arasından sıyrıldı, öne doğru geçti: O sırada Mehmet Kündüroğlu Amcası, onu birden aldı, gözlerini kapattı ve kenara doğru çekti…

Babama ne oldu Mehmet Amca dedi.

Birşey yok oğlum; biraz yorulmuş, uzanmış dinleniyor baban…

 

|

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir